Cumhuriyetin kuruluş felsefesiyle hayat bulan ekonomi yönetimi; akılcı bilimsel temellere dayanan, kamunun denetleyici rolünü ve planlı kalkınmayı merkeze alan, güçlü hukuk kuralları ve kurumlarla desteklenen bir yapıya sahipti. Bu sistemin temel hedefi, üretilen zenginliğin toplumun her kesimine hakkaniyetli bir şekilde paylaştırılmasıydı. Ancak bu kurumsal duruş, AKP iktidarı süresince köklü değişimlere uğradı. 2006 yılında başlatılan üç yıllık Orta Vadeli Programların (OVP) ilkinde, temel gaye “toplumun bütün kesimlerinin gözetildiği ve ülkemizin ekonomik ve sosyal kalkınmasının hızlandırıldığı bir ortamda, insanımızın yaşam kalitesini yükseltmek” olarak belirlenmişti.
O günden bu yana toplam 21 OVP devreye sokuldu ve geçtiğimiz günlerde 22’nci program kamuoyuna duyuruldu. Peki, aradan geçen 20 yıllık süreçte hedeflenen toplumsal ve ekonomik ilerleme kaydedilebildi mi? Bu soruyu cevaplamak için ekonomi yönetimindeki kritik dönüşüm noktalarını incelemek gerekiyor.
Ekonomi Yönetiminde Ne Değişti?
AKP iktidarı altında ekonomi yönetimi, Cumhuriyetin planlamacı ve kurumsal kimliğinden aşama aşama koparak bugün “nas ekonomisi” olarak bilinen yaklaşıma evrildi. Bu süreçteki ilk büyük eşik, 10 Mayıs 2008 tarihinde IMF ile yapılan son Stand-By anlaşmasının sona ermesiydi. Türkiye’nin IMF denetiminden çıkması, hükümetin ekonomi tercihlerinde çok daha geniş ve kontrolsüz bir hareket alanı kazanmasına yol açtı.
İkinci önemli kırılma ise 2011 yılında gerçekleşti. Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) kapatılarak yerine Kalkınma Bakanlığı kuruldu. Bu hamleyle, uzun vadeli stratejik planlamanın kurumsal gücü zayıflatıldı ve üç yıllık kısa vadeli programlar (OVP) ana odak noktası haline getirildi.
Dönüşüm Süreci Nasıl Gerçekleşti?
2008 küresel finans krizi döneminde Cumhurbaşkanının “Teğet geçti” şeklindeki meşhur değerlendirmesine rağmen, Türkiye ekonomisi 2009 yılında yüzde 4.7 oranında daralma yaşadı. Bu dönemde işsizlik hızla tırmanırken, gelir adaletsizliğini ölçen Gini katsayısı 2008’de 0.405 seviyesindeyken 2009’da 0.415’e çıkarak eşitsizliğin derinleştiğini kanıtladı.
Süreci geri dönülemez bir noktaya taşıyan asıl dönüm noktası ise 2018 yılında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilmesi oldu. Yeni yapıyla birlikte bütçe hazırlığı dahil tüm ekonomi politikalarının koordinasyonu ve yürütme gücü Cumhurbaşkanlığı merkezinde toplandı. Bu durum, ekonomi yönetiminin tüm kurumsal hafızasını ve bağımsızlığını tek bir merkeze devretti.
2018’deki Kırılma ve Sonuçları Neler?
Yapısal değişiklikler, derinleşen yoksulluk ve ekonomik istikrarsızlık gibi sorunlara çözüm olamadı. 2018’de yaşanan döviz şoku ve Rahip Brunson krizi finansal piyasaları sarsarken, yıllık enflasyon yüzde 10 civarından Ekim ayında yüzde 25.24’e fırladı. Temmuz 2018’de çıkarılan 703 sayılı KHK ile Merkez Bankası (MB) üzerindeki özerklik büyük darbe aldı; başkanın görev güvencesi kaldırıldı ve atama yetkisi tamamen Cumhurbaşkanına geçti.
Bu yetki değişimi sonrası MB, geleneksel iktisat bilimine aykırı bir yol izleyerek, yüksek enflasyona rağmen 23 Eylül’de politika faizini yüzde 19’dan yüzde 18’e indirdi. Bu hamlelerin sonunda 2021 yılı bitmeden dolar kuru 18 TL’yi aşarken, enflasyon Ekim 2022’de yüzde 85.51 seviyesine kadar yükseldi.
KKM Uygulaması Ne Getirdi?
17 Kasım 2021 tarihinde Cumhurbaşkanının “Nas ortada” diyerek savunduğu düşük faiz politikası, yeni dönemin sembolü oldu. Dövizdeki sert yükselişi dizginlemek amacıyla Aralık 2021’de Kur Korumalı Mevduat (KKM) sistemi başlatıldı. Ancak KKM, yüksek mevduat sahiplerini korurken kamu bütçesine devasa yükler bindirdi ve gelir dağılımındaki bozulmayı tetikleyerek yoksulluğu artırdı.
Fon Skandalı ve 4.5 Trilyon TL’lik Kayıp
Eylül ayının ikinci yarısında patlak veren fon skandalı, piyasalarda yeni bir güvensizlik dalgası yarattı. Borsa İstanbul’a bağlı 223 portföy yönetim şirketinin fonundan 131’i, manipülatif işlemler nedeniyle likidite krizi yaşayarak çöktü. SPK tarafından tasfiye edilen bu fonlarda yatırımı olan 455 bin 758 kişi doğrudan etkilendi. Borsa İstanbul (BIST 100), Eylül ayında yüzde 16.65 değer kaybederek 2008 krizinden bu yana en kötü aylık verisini kaydetti. Borsadaki toplam finansal hasar 3.5 trilyon TL olarak hesaplandı.
Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel, tasfiye edilen 131 fonun 800 milyar TL değerinde olduğunu ve toplam ekonomik zararın yaklaşık 4.5 trilyon TL’ye ulaştığını duyurdu. Bu rakam, mevcut kurla 90 milyar ABD dolarına denk geliyor. Yaşanan bu güven bunalımı sonucunda Türkiye’nin risk primi (CDS) 220 seviyelerinden 250’ye çıktı. Bu tablonun üretim, istihdam ve enflasyon üzerindeki baskıyı daha da ağırlaştırması bekleniyor.
PROF. DR. MEHMET TOMANBAY (22. DÖNEM ANKARA MİLLETVEKİLİ) tarafından vurgulandığı üzere; 2018’den beri süregelen “nas ekonomisi” yaklaşımının yerini tekrar bilime, uzun vadeli planlamaya ve sosyal adalete dayalı politikalara bırakması artık bir zorunluluktur. Ülkeyi yönetmeye talip olan Yeni Parti’nin, Cumhuriyetin kalkınma tecrübesini modernize ederek halkın sorunlarına çözüm sunması gerekmektedir.
