Yurttaşların birer seçmen olarak devlet idaresinde rol alması siyasal demokrasiyi temsil ederken, işçi kesiminin sendikal örgütlülük kanalıyla hem iş yerlerinde hem de ulusal çapta ekonomik ve sosyal politikaların şekillenmesine katılım göstermesi endüstriyel demokrasi olarak tanımlanır. Bireyin ülke yönetimine dahil olması özgüvenini pekiştirirken, çalışanların iş koşullarının belirlenmesinde ve makro politikalarda söz sahibi olması çalışma barışının tesis edilmesini sağlar. Siyasal demokrasinin vazgeçilmez bir tamamlayıcısı olan endüstriyel demokrasiyi Türkiye’de mümkün kılabilecek üç temel yasal düzenleme bulunmaktadır.
Endüstriyel Demokrasinin Yasal Dayanakları Nelerdir?
Türkiye’de bu süreci şekillendiren ilk düzenleme 6356 sayılı sendikalar yasasıdır. Bu yasaya göre, bir işkolunda faaliyet gösteren işçilerin yüzde birini ve ilgili işyerindeki çalışanların yüzde ellisinden bir fazlasını bünyesinde toplayan sendikalar, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’ndan toplu iş sözleşmesi yetkisi almaktadır. Bu yetkiyle işveren, çalışma şartlarını müzakere etmek üzere masaya çağrılır. Görüşmelerin uzlaşmayla neticelenmesi durumunda imzalanan toplu iş sözleşmesi, işçilerin yönetimde pay sahibi olmasını sağlar. Ancak günümüzde Türkiye’deki yaklaşık 18 milyon işçinin sadece yüzde 10’luk bir kısmının bu güvenceye sahip olması düşündürücüdür. Dr. Engin Ünsal, sendikaların modern iletişim araçlarını kullanarak kendilerini ve sundukları güvenceleri çalışanlara yeterince aktaramamasını bu noktada önemli bir eksiklik olarak vurgulamaktadır.
İşyerlerinde Demokratik Katılım Nasıl Sağlanır?
İkinci temel dayanak olan 4857 sayılı iş yasası, iş dünyasındaki temel hakların korunması açısından kritik bir öneme sahiptir. Bu kanunun 114. maddesi, endüstriyel demokrasinin uygulanabilirliği için “üçlü danışma kurulu” adı altında bir mekanizma öngörmüştür. Söz konusu kurulun kuruluş amacı; çalışma barışının geliştirilmesi, endüstriyel ilişkilerin iyileştirilmesi ve çalışma hayatına dair mevzuatın takibidir. Üçlü temsil esasına dayanan bu kurulun, yasada yer almasına rağmen bir türlü hayata geçirilememesi işçi sınıfı için büyük bir kayıp, konfederasyonlar için ise ciddi bir sorumluluktur.
Ekonomik ve Sosyal Konsey Neden İşletilmiyor?
Sürecin üçüncü ayağını 4641 sayılı yasa ile kurulan ekonomik ve sosyal konsey oluşturmaktadır. Toplumsal uzlaşıyı ve ekonomik politikalarda işbirliğini hedefleyen bu yapı, doğrudan Cumhurbaşkanlığı’na bağlıdır ve en az üç ayda bir toplanma zorunluluğu bulunmaktadır. İşçilerin en yüksek üyeye sahip konfederasyon tarafından temsil edildiği bu konsey, çalışanları ülke ekonomisinin yönetiminde paydaş yapma amacı güder. Ancak bu önemli yapı, son toplantısını 2009 yılının şubat ayında gerçekleştirdiği için günümüzde adeta “yok hükmünde” kabul edilmektedir.
Mevcut Ekonomik Tablodan Kim Sorumludur?
Emeklilerin, memurların ve dar gelirli vatandaşların ekonomik kriz altında ezildiği günümüzde, sosyoekonomik politikalara müdahale hakkı tanıyan bu yasaların uygulanmaması büyük bir sorundur. 15. Dönem İstanbul Milletvekili Dr. Engin Ünsal, 114. madde ve 4641 sayılı yasanın neden işlerlik kazanmadığını sorgulamaktadır. Ekonominin asıl unsurları olan işçi ve işverenlerin yönetim süreçlerinden dışlanması, mutfaktaki yangının temel sebeplerinden biridir.
Bu tablodaki birincil siyasi sorumluluk AKP hükümetine ait olmakla birlikte, sessiz kalan işçi ve işveren konfederasyonları da bu durumdan sorumludur. Ülkenin ve çalışan kesimin içinde bulunduğu darboğazdan çıkış yolu olarak, ekonomik ve sosyal konseyin ivedilikle toplanması gerekmektedir. Bu amaçla konfederasyonların Cumhurbaşkanı’na açık bir çağrıda bulunması elzemdir.
“Ekonomik politikaların oluşturulmasında en önemli iki aktörün yok sayılması büyük eksikliktir ve mutfaktaki yangının sebebi budur.” ifadesiyle mevcut durumun ciddiyeti vurgulanmaktadır.








