Bir ülkenin gelişmişlik seviyesi sadece inşa edilen geniş yollar veya devasa binalarla ölçülemeyecek kadar derindir. Gerçek medeniyet ölçütü, toplumun kendisine miras kalan eski bir bahçeye, asırlık bir ağaca veya tarihi bir yapıya karşı takındığı tutumda saklıdır. Prof. Dr. Cengiz Kuday, geçmişin estetiğini korumayı başaran toplumlar ile bu güzellikleri ihmale kurban edenler arasındaki derin kültürel uçuruma dikkat çekiyor.
Medeniyet Anlayışımızı Kimler ve Hangi Kriterler Belirler?
Kültürel yozlaşma tartışmaları genellikle İstanbul’daki betonlaşma, yıkılan köşkler ve yok olan Boğaziçi üzerinden yürüse de, benzer kayıplar Türkiye’nin pek çok şehrinde daha sessiz bir biçimde gerçekleşiyor. Bu durumu sadece hatalı şehircilik planlarıyla açıklamak yetersiz kalmaktadır. “Planları da insanlar yapıyor, yapılara da insanlar sahip çıkıyor veya onları kaderine terk ediyor” diyen Kuday, asıl sorunun insanların neyi değerli bulduğuyla ilgili olduğunu vurguluyor. Bir tarihi köşke bakıldığında sadece arsasının maddi değeri düşünülüyorsa, orada ciddi bir kültür problemi var demektir.
Buca’da Geçmişten Bugüne Neler Değişti?
Cengiz Kuday, bu büyük kaybın en somut örneklerini çocukluğunun geçtiği Buca üzerinden anlatıyor. 1953 yılında yerleştiği bu ilçeyi gerçek memleketi olarak kabul eden Kuday, o dönemde 20.000 nüfuslu olan Buca’nın sosyal dokusunu şu sözlerle betimliyor: “Yunanistan ve Makedonya’dan gelen göçmenlerle Levanten komşularımız aynı yaşamı paylaşırdı. Dinlerimiz ayrıydı ama birbirimize yabancı değildik.” O yıllarda İzmir’den dönerken Kan Çeşme Yokuşu çıkıldığında kırmızı kiremitli köşkler görünür, Şirinyer (eski adıyla Kızılçullu) ile Buca arasında üzüm bağları uzanırdı. Bugün ise Kozağaç’taki o geniş bahçelerin yerini çoktan beton yapılar almış durumda.
Şehirlerin Kimlik Kaybı Ne Zaman Fark Ediliyor?
Kentlerin büyümesi; insanların konut, okul ve yol ihtiyacının artması kaçınılmaz bir süreçtir. Ancak büyüme kavramı sadece yapı sayısının artırılması olarak görüldüğünde, ortaya kimliğini yitirmiş kalabalık yerleşim yerleri çıkmaktadır. Toplumlar genellikle bir şehrin geçmişini ve estetiğini korumanın bir ihtiyaç olduğunu, bu değerleri tamamen kaybettikten sonra idrak ediyor. Bakımsızlığın kanıksandığı ve çirkinliğin normalleştiği bir ortamda yetişen çocuklar, hiç tanımadıkları bir güzelliği arama zahmetine de girmiyorlar.
Estetik Bilinci Gelecek Nesillere Nasıl Aktarılır?
Prof. Dr. Cengiz Kuday, estetik bilincinin gündelik yaşamın içinde kazanıldığını kendi okul hayatından örnekleyerek anlatıyor. Okuduğu ortaokulun girişindeki Afrodit heykeli, bahçesindeki mitolojik tunç heykeller, kırmızı balıkların yüzdüğü havuz, renkli vitraylar ve süslü şömineler öğrencilerin ruh dünyasını eğitiyordu. Kültürün kuşaktan kuşağa aktarımı, bu tür özenle korunmuş çevrelerde kendiliğinden gerçekleşir. Ancak yıllar sonra annesinin ve büyükannesinin mezar ziyareti için gittiği okulunun son hali; kırılmış camlar, sökülmüş kapılar ve toprakla doldurulmuş bir havuzdan ibaretti.
Ortak Mirasımıza Karşı Sorumluluğumuz Ne Olmalı?
Tarihi bir eğitim kurumunun bile korunamamış olması, toplumsal bir duyarsızlığın yansımasıdır. Kuday, bu tür kayıplarda sorumluların hesap vermesi gerektiğini hatırlatırken, toplumun ortak mülkiyete karşı gösterdiği ilgisizliği de eleştiriyor. Kendi evimizdeki eşyaya gösterdiğimiz titizliği, topluma ait ortak bir yapıdan esirgeyebiliyoruz. Oysa medeniyet, kişisel mülk olmayan değerlere karşı da sorumluluk hissedebilmektir. Giuseppe Tornatore’nin “Cinema Paradiso” filmindeki Salvatore karakterinin çocukluk sinemasının yıkılışını izlemesi gibi, Buca’daki bu yıkım da yaşanmışlıkların izlerini siliyor.
Sonuç olarak, bu durum sadece basit bir nostalji ya da yaşlılık özlemi değildir; yok edilen her bahçe ve sökülen her vitray somut bir kültürel kayıptır. Eğer her şeyi sadece kısa vadeli kazançla ölçmeye devam edersek, gelecekte çocuklarımıza bırakacağımız tek miras “Bir zamanlar burası çok güzeldi” cümlesi olacaktır. Memleketin güzelliğini korumak, sadece geçmişe bir saygı değil, aynı zamanda geleceğe karşı bir sorumluluktur.
