Arkadaşım Özlem Dengiz Uğur’un nazik daveti üzerine, Ulus’ta yer alan Anafartalar Caddesi’ndeki VEKAM Büyük Apartman’a doğru yola çıktım. Koç Topluluğu’nun 100. kuruluş yılına özel olarak kurgulanan “Vehbi Koç Ticaret Evi: Muasır Medeniyet Yolunda Bir Terakki Hamlesi” başlıklı sergiyi ziyaret edecektik. Takvimler 30 Eylül’ü gösterdiğinde, sergiyle aynı ismi taşıyan eserin tanıtım etkinliği, bir söyleşi ve özel bir rehberli tur düzenlendi. Etkinlikte Alev Ayaokur ve İrem Alpay anlatımlarıyla yer alırken, gerçekleştirilen söyleşinin yönetimini Mehtap Türkyılmaz üstlendi.
Açıkçası içeriye adım atarken, sadece Vehbi Koç’un iş hayatına dair belgelerin ve şirket kronolojisinin sunulduğu klasik bir sergiyle karşılaşacağımı tahmin ediyordum. Ancak daha ilk kısımdan itibaren bu düşüncemde yanıldığımı fark ettim. Anlatılan hikâye, Vehbi Koç’tan çok daha eski dönemlerin Ankara’sına kadar uzanıyordu.
NEREDE VE NE ZAMAN? VEKAM’da Tarihin İzleri
Sergi alanı; eski haritalar, siyah beyaz fotoğraflar, tarihi hanlar, çarşılar ve tiftik ticaretinin izleriyle doluydu. Günümüzde Ankara denildiğinde pek çoğumuzun zihninde bakanlıklar, resmi kurumlar ve memuriyet canlansa da, burada bambaşka bir şehrin portresi çizilmişti. Burası; ahiliğin, lonca sisteminin, debbağların, dokumacıların ve saraçların merkeziydi. Ankara keçisinin tiftiğinden üretilen sofların Avrupa’daki pazarlara ulaştığı, ticaret rotalarının tam kalbinde bir şehirden bahsediyoruz.
Eski kareleri incelediğinizde, kentin sadece mimarisinin değil, karakteristik çehresinin de nasıl bir evrim geçirdiğine şahit oluyorsunuz. Dar yollar, dükkanların önünde toplanan kalabalıklar, tiftik balyaları ve bağ evleri arasından geçen bir geçmiş… Ardından sahneye demiryolu çıkıyor. 1892 senesinde tren Ankara’ya vardığında, eski istasyon fotoğrafları bugünkü Gar binasıyla kıyaslanamayacak kadar yalın bir manzaraya sahip. Raylar ve çevresindeki ıssızlık, aslında büyük bir değişimin habercisiymiş.
NASIL? Demiryolu ile Gelen Değişim ve Milli Mücadele
O raylar kente sadece treni değil; yeni ürünleri, insanları ve taze haberleri de taşıdı. İstanbul ile olan irtibat kuvvetlenirken, ticaretin rotası yeniden çizildi. Sergide ilerledikçe zamanın akışı hız kazanıyor. 27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’in kente gelişi, ardından 23 Nisan 1920’de Meclis’in açılışıyla ticaret şehri olan Ankara, Milli Mücadele’nin karargahı haline dönüşüyor. Nihayetinde Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte kentin başkent olma süreci başlıyor.
Başkent statüsü kazanmak, sadece siyasi bir karar değildi; yeni bir kentin inşası demekti. Suya, yola, elektriğe, konuta, fabrikaya, okul ve hastanelere duyulan devasa bir ihtiyaç ortaya çıktı. Lörcher ve akabinde Jansen tarafından hazırlanan planlar doğrultusunda Ankara yeniden tasarlandı; geniş bulvarlar açıldı ve kamu binaları bir bir yükseldi. Eski yerleşimin hemen yanında, modern bir Ankara filizlendi.
KİM? Vehbi Koç’un Hikâyesinin Şehirle Kesişimi
Vehbi Koç’un yaşamı, kentin bu dönüşüm öyküsüyle tam da bu noktada birleşiyor. Serginin bu kısmında hemen devleşmiş bir iş insanı portresiyle karşılaşmıyoruz. Aksine, onun çocukluk yıllarına, ailesine ve büyüdüğü sosyal çevreye konuk oluyoruz. 1901 yılında Keçiören’deki bir bağ evinde dünyaya gelen bir çocuk… Karaoğlan’daki şehir konutu ile Keçiören’deki bağ yaşamı arasındaki denge; yaz aylarında kurutulan meyveler ve hazırlanan kışlıklar…
Mevcut Keçiören manzarasını düşününce, o dönemdeki yaşamın aynı topraklarda geçmiş olması insana oldukça gerçeküstü geliyor. Ticaretin başlamasıyla birlikte İstanbul, Peşte, Viyana, Berlin ve Paris gibi Avrupa kentlerine yapılan seyahatler, modern mağazacılık ve farklı çalışma kültürlerini de beraberinde getiriyor. Vehbi Koç’un bu yolculuklarda ne gördüğünden ziyade, gördüklerini Ankara’ya nasıl adapte ettiği büyük önem taşıyor.
NEDEN? Modernleşmenin Somut Kanıtları
Avusturyalı mimar Ernst Egli’nin imzasını taşıyan Koç Han, bu vizyonun en somut örneklerinden biridir. Vehbi Koç Ticaret Evi, 1932 yılından itibaren burada hizmet vermeye başlar. 1938’de Koç Ticaret Türk Anonim Şirketi’nin kuruluşuyla, yerel bir işletme bambaşka bir boyuta evrilir. Sergideki bir vitrinde yer alan ve şirketin iştigal alanlarını gösteren eski belge, aslında o dönemdeki kentin röntgenini çekiyor. Belgede yer alan kalemler şunlardı:
“İnşaat malzemeleri, otomobil ve kamyonlar, elektrik malzemeleri, benzin, kömür, maden işleri, sıhhi tesisat, kalorifer, gramofon, radyo, buzdolabı, daktilo, hesap makineleri…”
Bu liste sadece bir şirketin faaliyetlerini değil, gelişen Ankara’nın eksiklerini gösteriyordu. Yeni binalar için çimento ve kiremit, ısınma için kalorifer tesisatı, su sistemi için boru ve musluk gerekiyordu. Ankara Hukuk Mektebi, Sümerbank, Numune Hastanesi, Türk Hava Kurumu, Devlet Demiryolları ve Atatürk Orman Çiftliği gibi Cumhuriyet’in temel taşları yükselirken, bu kurumların etrafında yeni bir üretim ve ticaret ağı örüldü.
NE? Gündelik Yaşamı Dönüştüren Buzdolabı
Sergide beni en çok etkileyen kısım ise devasa projeler değil, beyaz bir buzdolabı oldu. General Electric marka eski bir buzdolabının önünde uzun süre durdum. Yanında bir ocak, biraz uzağında ise radyolar, daktilolar, gramofonlar ve elektrik süpürgeleri duruyordu. Bugün nostalji objesi olarak gördüğümüz bu aletler, o dönemde evlere giren yepyeni bir yaşam tarzını simgeliyordu.
1936’da Sahibinin Sesi’nin Ankara bayiliği ile gramofon ve radyo, 1945’te ise General Electric temsilciliği ile elektrikli ev aletleri şehre yayıldı. O eski radyoların başında toplanan aileleri, çocuklara yapılan uyarıları ve buzdolabının kapağının ilk günlerdeki meraklı açılıp kapanışlarını hayal etmemek mümkün değil. Panolarda yazmasa da bu eşyalar kendi hikâyesini anlatıyor. “Muasır medeniyet denilen şey biraz da buydu galiba.”
Cumhuriyet’in modernleşme adımlarını sıklıkla kalkınma ve iktisadi bağımsızlık gibi büyük kavramlarla ifade ederiz. Ancak bu dönüşümün günlük hayattaki karşılığı çok daha hayatidir: Bir evin ısınabilmesi, musluktan suyun akması, tarlada traktörün çalışması veya bir buzdolabında yiyeceklerin saklanabilmesi…
Ankara’nın başkent oluşu sadece bir kanunla gerçekleşmedi; bu değişim sokak sokak, bina bina ve fabrika fabrika işlendi. Cumhuriyet’in asıl öyküsü sadece meclis çatısı altında değil; istasyonda, okulda, tarlada ve o eski buzdolabının bulunduğu mutfaklarda yazıldı. Geçmişi kavramak için bazen devasa anıtlara değil, eski bir buzdolabına bakmak bile kâfidir.
